Uncategorized

Processed with VSCOcam with a9 preset

 

Farkettim ki; her sabah uyandığında ve her gece yattığında hep aynı kişiyi düşünüyorsan, onu çok seviyorsun demekmiş.

Onu kaybettiğim 3 Ocak Pazar gününden beri aklıma gelmediği bir sabah veya onu düşünmeden uyuduğum bir gece bile olmadı. Gün içinde gelip giden anların sayısını unuttum bile.

Bu dönemde farklı kişiler tarafından sıklıkla zamanın en iyi ilaç olduğuna dair telkin edildim. Oysa ben her geçen günle, zamanın aleyhime işlediğini hissediyorum. Başlayan her yeni günün, beni onunla geçirdiğim günlerden bir gün daha uzaklaştırdığını düşünüyorum. 4 Ocak’ta 1 gün, 5 Ocak’ta 2 gün, 6 ocak’ta 3 gün uzak kaldım ondan. Geçen günlerin hızına yetişemeden neredeyse koskoca bir ay uzak kaldık şimdiden.

Oysa,

İnsan kalbinde taşıdığı bir insandan uzak kalabilir mi ?

Kalamıyor.

Gittiğim her yere onu da götürdüğüme inanmaya başladım. Artık sanki onun gözlerini de ben taşıyormuşcasına dünyaya daha da dikkatlı bakmaya başladım.  Onun sevdiği her şeye daha özenle davranmaya çalışıyorum. Annemle mesela kavga bile edemez olduk.  Anılarının anlatılmadığı, onunla özdeşleşen cümlelerinin kurulmadığı tek bir gün bile olmuyor.

Ama yine de o boşluk hissi hiçbir yere gitmiyor.

Eskiden uyandığımda  yattığım yerden onun odasını izler, hiç ses çıkarmadan onun neler yaptığını izlerdim. Gazete okuyuşunu, adres defterini düzenlemesini, saçlarını tarayışını… En sonunda dayanamayıp ona seslenirdim. Sonrası, dünyanın en mutlu anları.

Onu kaybettiğim gün, uzun uzun ellerine baktım. Beni hangi eller sevdi hiç unutmamak için.

Kalbinde bu kadar büyük bir sevgi taşımak bile ne güzelmiş, insan kendini şanslı hissediyor. Anlıyorum ki, gerçek sevgiler çok nadir de olsa bulunuyor ve ne olursa olsun sonsuza kadar orada kalıyorlar. Hatta sonsuzlukla birlikte gitgide büyüyorlar!

Ama sonra bir sabah uyanıyorum. Güneş daha yeni doğuyor. Karşımda kıpkırmızı bir gök yüzü, yılkı atları pencerenin önüne kadar gelmiş. Keşke bunları da görseydi diyorum.

Sonra keşke geçen hafta Paris’te hayran kaldığım o pembe bulutları da görseydi. Fotoğraflar çektim, hepsine tek tek baksaydı. Odamı yerleştirdim, bugün kahvaltıyı ben hazırladım. Asıl geçen gün kazağını giydim, onu da görse çok sevinirdi.

Özlemek ne zor şeymiş.

Onsuz her şey yarım kalıyor.

PENCERE

BOZCAADA, GEZİ

Nedense pencereden bakmanın perspektifini küçüklükten beri büyüleyici bulmuşumdur. Dışarda olanın dolaylı yoldan bir parçası olmak ve bunu korunaklı olmanın verdiği garip bir güven duygusuyla yapmak. Yine de önemli alt başlıklar var:

Öncelikle pencerenin baktığı yer var; asıl bakış açımız. Bakış açımız pencerenin nereye ait olduğuna göre sabit veya hareketli olabilir. Mesela bir evin penceresinin sunduklarıyla bir arabanınki arasında oldukça fark var. Gemilerin kamaralarını, bir uçağın kokpitini, deniz fenerlerinin kutu kutu bölmelerini düşünelim mesela – farklı dünyalara açılan envai çeşit pencereler.

Sonra pencerenin kendi nitelikleri giriyor işin içine; şekli, yüksekliği, eni, derinliği, yönü, rengi, dokusu.

Son olarak da izleyici var. Burada iki şey önemli. Birincisi izleyicinin fiziksel özellikleri, ve fiziki bakış açısı. Pencereden bakan nereden, nasıl bakıyor? Elbette bundan daha da önemlisi, pencereden bakanın ne gördüğü… Pencereden gelip geçenlerin ona ne düşündürdüğü, kısacası pencerenin bakanın gözünde nereye açıldığı. Pencereden bir yerleri izlerken Cemal Süreya’nın dizesi geliyor hep aklıma:

“Biliyorsun seni seviyorum

pencereden bakmayı

öğreteceğim sana”

Processed with VSCOcam with f2 presetProcessed with VSCOcam with f3 presetProcessed with VSCOcam with f2 presetProcessed with VSCOcam with f2 presetProcessed with VSCOcam with f3 presetProcessed with VSCOcam with f1 presetProcessed with VSCOcam with f2 presetProcessed with VSCOcam with f1 presetProcessed with VSCOcam with f1 presetProcessed with VSCOcam with f3 preset