Mutluluk ve Ege

Uncategorized

En sevdiğim deniz Ege. Sanıyorum sularında büyüdüğüm için. 

Ege’nin insanlık tarihindeki en önemli uygarlıkları sularıyla yıkadığını düşündükçe ona olan hayranlığım artar hep. Sadece bir denizden fazlasıdır o benim için; nice şehirlere, yüzlere ve yaşamlara tanıklık etmiş bir tanrı, belki de bir tanrıça gibi Ege. 

O nedendir ki ne zaman onun sularında yüzsem veya seyir etsem, geçen yüzyılları kucaklar gibi hissederim. 

Bugün bunları bir Ege kıyısından yazarken, sessizce etrafıma baktım ve her şeyin ne kadar kusursuz olduğunu düşündüm.  Rengarenk boyanmış evlerin önünde eskice bir halatla karaya bağlanmış küçük bir sandal. İçinde Ege’nin sularında büyümüş bir kaptan, geceleyin yırtılan ağlarını onarıyor. Sıcak rüzgar adayı çıplak bırakmış olsa da kaktüsler yerlerini sevmiş gibiler. Durup kıyıdan denize bakmak için eğiliyorum, gölgem suya düşer düşmez onlarca balık kaçışarak gözden kayboluyor. 

Hayat ne kadar kırılgan ve aynı zamanda ne kadar da güçlü. Galiba Mutluluk da öyle. Bazen onu aradığımızda, yüzünü hiç göstermez. Bazen de hiç beklemediğiniz bir anda Ege’de bir kıyıya vurur. 

Zorba’nın patronuna yazdığı mektupta bir kesit vardır; Sayfa 113 ucunu kıvırmışım:

Konfüçyüs der ki: “Pek çokları mutluluğu, insandan daha yüksekte ararlar, bazıları da daha da alçakta; ama mutluluk insanın boyu hizasındadır”.

Şimdi düşününce belki de boy hizasından da ziyade tam da göz hizasındadır mutluluk. Bir sandal, bir kaptan, rengarenk evler ve denize düşen gölgemden fazlası değildir. 

Reklamlar

Uncategorized

Processed with VSCOcam with a9 preset

 

Farkettim ki; her sabah uyandığında ve her gece yattığında hep aynı kişiyi düşünüyorsan, onu çok seviyorsun demekmiş.

Onu kaybettiğim 3 Ocak Pazar gününden beri aklıma gelmediği bir sabah veya onu düşünmeden uyuduğum bir gece bile olmadı. Gün içinde gelip giden anların sayısını unuttum bile.

Bu dönemde farklı kişiler tarafından sıklıkla zamanın en iyi ilaç olduğuna dair telkin edildim. Oysa ben her geçen günle, zamanın aleyhime işlediğini hissediyorum. Başlayan her yeni günün, beni onunla geçirdiğim günlerden bir gün daha uzaklaştırdığını düşünüyorum. 4 Ocak’ta 1 gün, 5 Ocak’ta 2 gün, 6 ocak’ta 3 gün uzak kaldım ondan. Geçen günlerin hızına yetişemeden neredeyse koskoca bir ay uzak kaldık şimdiden.

Oysa,

İnsan kalbinde taşıdığı bir insandan uzak kalabilir mi ?

Kalamıyor.

Gittiğim her yere onu da götürdüğüme inanmaya başladım. Artık sanki onun gözlerini de ben taşıyormuşcasına dünyaya daha da dikkatlı bakmaya başladım.  Onun sevdiği her şeye daha özenle davranmaya çalışıyorum. Annemle mesela kavga bile edemez olduk.  Anılarının anlatılmadığı, onunla özdeşleşen cümlelerinin kurulmadığı tek bir gün bile olmuyor.

Ama yine de o boşluk hissi hiçbir yere gitmiyor.

Eskiden uyandığımda  yattığım yerden onun odasını izler, hiç ses çıkarmadan onun neler yaptığını izlerdim. Gazete okuyuşunu, adres defterini düzenlemesini, saçlarını tarayışını… En sonunda dayanamayıp ona seslenirdim. Sonrası, dünyanın en mutlu anları.

Onu kaybettiğim gün, uzun uzun ellerine baktım. Beni hangi eller sevdi hiç unutmamak için.

Kalbinde bu kadar büyük bir sevgi taşımak bile ne güzelmiş, insan kendini şanslı hissediyor. Anlıyorum ki, gerçek sevgiler çok nadir de olsa bulunuyor ve ne olursa olsun sonsuza kadar orada kalıyorlar. Hatta sonsuzlukla birlikte gitgide büyüyorlar!

Ama sonra bir sabah uyanıyorum. Güneş daha yeni doğuyor. Karşımda kıpkırmızı bir gök yüzü, yılkı atları pencerenin önüne kadar gelmiş. Keşke bunları da görseydi diyorum.

Sonra keşke geçen hafta Paris’te hayran kaldığım o pembe bulutları da görseydi. Fotoğraflar çektim, hepsine tek tek baksaydı. Odamı yerleştirdim, bugün kahvaltıyı ben hazırladım. Asıl geçen gün kazağını giydim, onu da görse çok sevinirdi.

Özlemek ne zor şeymiş.

Onsuz her şey yarım kalıyor.